Roman (Kitap) Özetleri (İsmail Bilgin - Sarıkamış / Beyaz Hüzün)

SARIKAMIŞ (BEYAZ HÜZÜN)
YAZAR:1964 yılında Gelibolu İlçesinin Evreşe Bucağında doğmuştur. İlkokul ve ortaokulu Evreşe’de, liseyi ise Gelibolu’da bitirip 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü kazanarak 1988 yılında mezun olmuştur. İki sene boyunca Edirne-Kınalı otoyolunun inşaatında bir İngiliz firmasıyla beraber çalışıp 1990 yılında mezun olduğu okula asistan olarak girmiştir. 1993 yılında yüksek lisansını, 1999 yılında da doktorasını bitirip Ömer Seyfettin Hikâye yarışmalarında üçüncülük, mansiyon ve 1999 yılında da birincilik almıştır. Ayrıca bir derginin deneme yarışmasında üçüncü olmuştur. 2000 yılında kendi isteği ile üniversiteden ayrılarak bir kamu kurumuna geçmiştir. Halen mesleki çalışmalarını bu kurumda sürdürmekte olan yazarın bilimsel makaleleri de yayınlanmış olup kendisi İngilizce bilmektedir.
İsmail Bilgin evli ve iki çocuk sahibidir.

YAZILIŞ AMACI: Sarıkamış'la ilgili birçok bilinmeyen olayı günışığına çıkarıyor... Harekât öncesi göz ardı edilen raporlar... 31. ve 32. Tümen'in birbirleriyle çarpışması... Rus Çarı II. Nikolas'ın emir verildiği için tutuklanmaması... Osmanlı askerinin ve halkın tek vücut olarak açlığa, karakışa yani tüm imkânsızlıklara karşı gösterdiği insanüstü mücadele...

Milletlerin hafızalarında bazı yer adları âdeta mermere kazınmış gibidir. O yer adları, yıllar geçip gitse de milletlerin hafızasından silinmez. Her an hatırlanarak, nesilden nesile aktarılır. Bu yerlerden bazıları Galiçya, Yemen, Sarıkamış, Çanakkale, Dumlupınar ve Sakarya'dır... Bu adlardan birini veya birkaçını duyduğumuzda gönül telimiz hep titrer, bir garip oluruz. Tarihimiz nice zaferlerle doludur. Zaferlerimizin yanında yenilgilerimiz de vardır. Bir millet, zaferleriyle övünürken, yenilgilerden de gerekli dersleri çıkarmaya çalışır...
Sarıkamış harekâtı, her türlü imkânsızlıklar içinde kırık bir ümidi gerçekleştirmeye yönelen ama sonu hazinle biten bir felakettir. Sarıkamış/Beyaz Hüzün, tarihimizdeki bu hazin harekâtın nasıl gerçekleştiğini anlatmak, askerimizin hem tabiatla, hem de Ruslarla olan mücadelelerini gözler önüne sermek ve Sarıkamış şehitlerinin hatırlanmasını sağlamak amacıyla kaleme almıştır. Bu kitap; okurları tarihin acılarla dolu bir sayfasına, bütün olanaksızlıklara ve karakışa rağmen Osmanlı askerinin vatanını korumak için inançla ve azimle verdiği mücadeleye tanıklığa davet eden bir hüznün hikâyesidir.
KİTABIN KAHRAMANLARI
Faik Çavuş: Savaşın ne olduğunu çok iyi bilen Balkan Savaşı’nın sefaletini yaşamış ve psikolojik bunalım yaşayan deneyimli bir çavuştur.
Ziver: Erzurum, Kars, Erzincan bölgesinde deri ticareti yapmıştır. Hapse yeni düşmüş, devlet tarafından kendilerine “savaşa giderseniz affedilirsiniz” denilince savaşa katılan ve Faik Çavuş’un mangasına düşen keskin bir nişancıdır.
Üzeyir: Kadir Ağa’nın yanında çalışmış avcılık yapan biridir.
Kadir Ağa: Kendine ait bir konağı olan yardımsever zengin iyi birisidir. Çevrede kendisine duyulan saygıdan dolayı ağa denmektedir. Faik Çavuş’u karların içinden kurtarıp hayata dönmesini sağlar.
Zehra: Kadir Ağa’nın kızıdır. Faik Çavuş’u kızaklarına alıp hayatını kurtarmışlardır. Bu sırada Faik Çavuş’la aralarında bir yakınlaşma olur fakat Faik Çavuş Sarıkamış’a eski görevine dönmeyi seçer.
Tahsin Bey: Erzurum Vali’sidir. Orduya yardım göndermek için elinden geleni yapar.
Nene Hatun:93 Harbi’nde Erzurum halkını yüreklendiren ve Aziziye Tabyalarında Ruslara karşı vuruşan kahraman Türk kadınıdır.
Teğmen İsmail Hakkı: Gözünü budaktan sakınmayan çatışma dedi mi her şeyi unutup içine dalan biridir.
Yüzbaşı Baki Bey: Osmanlı’nın eski gücüne ulaşacağına inanan hayalperest bir yüzbaşı.

KİTABIN ÖZETİ:
Bölüm -1-
Hikâye erlerin İstanbul Dolmabahçe sarayında toplanıp vapurla Trabzon’a doğru yola çıkmasıyla başlar. Trabzon’a gelen erler birliklere dağıtılıp hemen yola koyuluyor ve uzun yolculuğa başlanıyor.
Erzincan’a geldiklerinde erler büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Sıcak yiyecek ve kalın giyecekler bekleyen erler bunların hiçbirini bulamazlar.
Geniş araziye dağılan erat bir renk cümbüşünü andırıyordu. Toplanma yerinde düzen diye bir şey yoktu. Erler arasında bir süre sonra başıbozuk kelimesi türer herkesin diline pelesenk olur. Başıbozuk kelimesi asker kıyafeti olmayan mahalli kıyafetlerle eğitim yapılan erler için söyleniyordu.
Hapishaneden çıkan erler nadirde olsa bazı birlikler de bulunuyordu. Bunlardan biride Faik Çavuş’un mangasına düşmüştü. Faik Çavuş bu eri sever ve yoldaşı olur.
Askerler arasında en çok korkulan şey tifüsün ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıydı. Soğuktan donmada ikinci sırada yer alıyordu. Ezeli düşman olarak bellenen Ruslar ise ancak üçüncü ve son sırada yer alıyordu.
18.Tümen 5.Tabur komutanı Baki Bey tüm içtenliği ve inanmışlığı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun eski gücüne, kudretine ulaşacağına inanıyordu. Onlar Rus sınırından sızarak içeri girecek ve yerli halkla birlikte Ruslara karşı savaşacaklardı. Rus kuvvetleri gönüllüler ve 11.kolordu arasında kalacak baharda yapılacak bir taarruzla ortadan kaldırılacaktı. Daha sonra Orta Asya içlerine dek ilerlenecek 93 harbinden beri acı acı inleyen kirlenen vatanın o güzel köşeleri Batum, Ardahan Kars kurtarılacaktı. Almanlarla birlikte yine kudretli günlere dönülecekti.
Kötü haberler hızla yayılmaya başlar. Rus filosu gelmesi dört gözle beklenen Bezmialem Bahriahmer ve Mithat Paşa gemilerini batırmıştı. Bu habere inanılmazken çok daha kötü bir haber yakınlarından gelir.13.İhtiyat Süvari Alayı Rusların önünden geri çekilir. Bunlara önce inanmayan Baki Bey kolordu karargâhının geriye alınması renkli ve derin rüyadan uyanmasına yeter.
3.Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa bahara kadar Erzurum da savunma yapıp ordunun eksiklerinin gidermek düşüncesindeydi. Paşa bu düşüncedeydi ama Albay Hafız Hakkı bir rapor hazırlayıp Enver Paşa’ya gönderir. Raporda dağlar üzerinde yollar keşfettiğinden ve harekâtın komuta yetkisinin kendisine verilirse orduyu patikalardan geçirebileceğini söyler. Alman generallerin tavsiyeleriyle de Enver Paşa harekâtı iyiden iyiye düşünmeye başlar.
Plana göre 11.kolordu bulunduğu bölgede kalıp Rusların dikkatini çekecek 2.Süvari Alayı güneye kaydırılıp Rusların oraya kuvvet kaydırması sağlanacaktı.9.Kolordu Sarıkamış’a saldırırken 10. kolordu komutanı Albay Hafız Hakkı Oltu üzerinden geniş bir yay çizip Allahu Ekber Dağlarını aşacak böylece Sarıkamış kuşatılmış olacaktı. Rus ordusunun burada imhasıyla Kars kurtarılacak, sonrada ver elini Kafkasya…
Bölüm -2-
Soğuk karlı bir havada karda bata çıka Kaleboğazı’na doğru yürüyordu. Sonra Kadir Ağa’nın geniş avlulu kapısından girip evin kapısını yumruklamaya başladı. Kadir Ağa karşısında Üzeyir’i görünce şaşırır içeri alır. Üzeyir anlatmaya başlar.”Avlanırken bir köyde dumanlar çıktığını gördük yaklaştık. Köy yakılmıştı. Yakınındaki başka bir köyden bazı sesler duyduk. Gizlenip baktık. Erkekler köyün meydanında sıraya dizilmişlerdi. Kadınların ve çocukların camide olduğunu ve son anda camiyi yakmaktan vazgeçtiklerini konuşmalardan anladık. Erkekleri Kurşuna dizeceklerdi. Öldürmeye başlayınca dayanamadık Yaklaşıp ateşe başladık. Bir süre sonra toparlanmaya karşı ateşe başladılar. Çember daralıyor bizim ise fişeklerimiz bitmek üzereydi. O esnada arkadaşım vuruldu. Üzeyir beni bunların eline bırakma öldür dedi. Gözümü kapatıp ateş ettim oda bana ateş edecekti ama o son fişeğini de çetecilere harcamıştı.”Bir süre durdu Üzeyir, ağlıyordu. Sonra devam etti.”Şimdiki diyeceklerim daha önemli. Ruslar yavaş yavaş Kaleboğazı’na yaklaşıyorlar. Ermeni çetecileri de diğer köylerde işlerini bitirdiyse sıra burada. Benim sana boynum kıldan incedir. Bana çok yardım ettin. Haber veriyim dedim.”Yemeği yedikten sonra Üzeyir dışarı çıktı ve uzaklaştı. Kadir Ağa olanlar karşısında şaşırmıştı. Doğduğu toprakları bırakmak istemiyordu. Bir süre düşündükten sonra kilere indi. Altınların olduğu tulum peynirine işaret koydu fakat bu sırada izlendiğinin farkında değildi.
11.Kolordu Erzurum Valiliğine telgraf çekip yiyecek ister. Tahsin Bey tellalları çıkartıp duyuru yaptırır. Bu duyurudan sonra halk unlarını buğdaylarını hükümet konağının önüne getirmeye başlar. Genellikle erkeklerin getirdiği unu bir kadın getiriyordur. Tahsin Bey’in dikkatini çeker. Kadına seslenir. Karşısında Nene Hatun’u gören Tahsin Bey şaşırır.”Sen niye buraya kadar zahmet ettin.” Nene Hatun “Ben ki Ruslarla çarpışmışım. Biz Erzurumlular Rus’u kovmuşuz. Şimdi benim oğlum aç bilaç çarpışırken benim buraya kadar yürümemin lafınımı edersin. Elbette yürürüm. Aha buda Benim yiyeceğim unum. Onu evlatlarıma getirdim. Ben ne yapar eder karnımı doyururum. Hoş doyurmasam da olur. Yeter ki askerin karnı doysun. Benimde doymuş kadar olur. Un istedin bizden getirdim… Uzun etme…”
“-Nene anam ben senin ununu nasıl alırım.”
“-Bal gibi alırsın işte.”
“-Ama sana evlatlarına un kalmayacak.”
“-Olsun dedim ya.”
Tahsin Bey çıkar yol olmadığının görünce bir eri çağırdı.
“-Oğlum Nene anamız bize un getirmiş unu al deftere kaydet.”
Defter sözünü duyan Nene hatun birden celallenir.
“-Kayda lüzum yoktur.”
“-Ama ana.”
“Âmâsı maması yok. Cephede savaşan askerime un getirmişim. Bunun kaydı kuydu olur mu hiç! Helal olsun işte. Haydi, uzatmayın verin torbamı da gideyim.
93 Harbi’nde Aziziye Tabyası’nda destan yazan bu kahraman Türk kadını şimdide bu hareketi ile destan yazmıyor muydu?
Yeteri kadar un toplanmış. Ancak iş bununla da bitmez. Toplanan unlar cepheye nasıl taşınacaktır. Buna da çözümü Tahsin Bey bulur. Eğer yeteri kadar insan bulunursa Nebihan’a kadar taşınabilir. Hasankale Halkı da Nebihan’dan öte unu taşıyabilirdi. Öylede yapıldı. Lise yaşındaki gençler toplandı. Yola çıkılacağı sırada ihtiyar bir kadının sesi duyuldu.
“-Durun beni de bekleyin. Bende askerime un taşımak isterim.”Tahsin Bey gülümsedi.
“-Neneciğin sen sıranı savdın. Şimdi sıra gençlerin. Artık senin dinlenmen lazım.”
“-Dinlenmek mi! Haydi oradan! Düşman gelmiş Erzurum’a dayanmış, ben dinleneceğim ha! Olmaz böyle şey! Ben de bu gençlerle birlikte Mehmetlere un taşıyacağım. Cephede onlara ekmek pişireyim.”Tahsin Bey Nene Hatun’un yanına gelir.
“-Neneciğim seni bu yolculuğa yollayamam. Hem senin burada kalman gerekiyor. Sana da çok ihtiyacım olacak.”
“-Nedenmiş o?”
“-Neden olacak, eğer Rus Erzurum’a saldırırsa, senin tecrübelerinden faydalanacağım. Sen yine Erzurum halkını ardına alıp düşman üzerine yürüyeceksin.”
Tahsin Bey böyle gönül alıcı konuşunca Nene Hatun kısa bir süre düşündü.
“-Eh madem düşmana karşı koyacaksam elbette yine kalırım vali bey oğlum.”Bu söz üzerine toplanan herkes coşkun bir şekilde bağırmaya başlar.
—Yaşa Nene Hatun!
—Yaşasın vatan!
—Kahrolsun Moskof.
Nebihan’a gelen gençler, un torbalarını büyük ambarlara koydular. Hasankale’den gelenler de bunları alıp erlere teslim ettiler. Malzemeler ekmek yapılıp 2 gündür aç olan erata dağıtıldı.
Tahsin Bey teftişe gelen Teşkilat-ı Mahsuru elemanlarına Erzurum’un durumundan bahsetmektedir.”Erzurum da 5000 hastaneye sadece ama sadece 29 doktor bakıyor. Erzurum, Erzincan, Samsun, Bitlis, Van ve Diyarbakır’daki sabit mevki hastanelerinde 76 doktor 20 eczacı varmış. Sayıları 20000’i bulan Aşiret Süvari Alayları’nda sadece ama sadece 1 doktor bulunuyor. Erzurum’da toplanan toplam 120000 asker için hastanelerde sadece 1800 yatak var.”
Bölüm -3-
Bölük komutanı Teğmen İsmail Hakkı’yı çağırdığında düşüncelidir. Teğmen gelince konuşmaya başlar.
“-Teğmenim bu kez senden uslu durmanı isteyeceğim. Şimdi müfrezenle birlikte Rus birliklerinin arkasına sarkacaksın. Sadece gözetleme yapacaksın. Ne yapıyorlar, ne taşıyorlar, ne gelip gidiyor, bana ayrıntılı bir rapor vereceksin. Çok zorda kalmadığınız sürece kesinlikle ateş etmek yok.”
Bu görev Teğmenin hoşuna gitmemişti. Ama sonuçta görev görevdi. Oda verilen görevi müfrezesindeki erata söyledi. Müfreze 19 erden ibaretti.
Teğmen İsmail Hakkı ve erleri kâh ağaçların kâh da çalıların arasında yavaş ve dikkatli bir şekilde yürüdüler. Biraz daha yürüdükten sonra üç yol ağzına gelinmişti. Teğmen hangisinden devam etmesi gerektiğini düşünürken, buranın önemli bir yer olduğunu gelenin geçenin buradan mutlaka geçmesi gerektiğini düşündü. Beklemeye karar verdi. Hemen erlerini ağaçlık bir alana yerleştirdi. Bir süre sonra kafile görüldü. Bunların cepheye iaşe götürdüklerini anladı. Arabaların sayısı tam 230’u bulmuştu. Ardında Kazak Süvarileri, onların ardında Plaston Taburu… Kafile bitti derken on beş kadar atlının arkasında bir otomobil geliyor. Otomobildeki subayların önü nişan ve madalyadan gözükmüyor. Bunlar çok yüksek rütbeli subaylar olmalıydı. Otomobilin arkasında da 5 Kazak Atlısı var. Belli ki subay grubunu sıkı bir güvenlik çemberiyle korumak istiyorlar.
Teğmen farkında olmadan tüfeğini doğrultup subaylara nişan almıştı. Eli tetiğe ha dokundu ha dokunacaktı. İçindeki ses “Şunları vur. Şunları aşağıya indir!” diyordu. Ama Teğmen’e verilen emir böyle değildi. Emir aklına gelince tüfeği indirdi. Kafile yavaş yavaş 5 m ötesinden uzaklaştı.
Dönüşte bölük komutanına ayrıntılı bir rapor verdi. Bölük komutanı, bir kaç gün sonra Teğmen’i çağırdı.
Üst rütbeli madalyalı subay dediğin subay Rus Çarı 2 Nicholas’ın ta kendisiymiş. Evet, daha dur! Kafkas Ordusu Komutan yardımcısı General Myshlayevski, Kurmay Başkanı General Yudenich ve Birinci Kafkas Ordu Komutanı General Bergmann varmış.”
Teğmen hiçbir şey demedi. Giden bölük komutanın arksından şapkasını çıkarıp yere vurdu. “-Tüh Allah kahretsin!” dedi.
Bölüm -4-
18. Tümen Komutanı Albay Mustafa Nimet Azapköy civarında ilerlerken bir küme gördü. Daha önce burada bir gösteri taarruzu yapılmıştı. Yürüdükçe sağda solda yatanları gördü. Bunların ilerisin de ise erler üst üste yığılmıştı. Biraz daha yaklaşınca Osmanlı askeri olduğunu anlaması zor olmadı. Çünkü Rusların uzun kaputları kalın başlıkları vardı, ama yerdeki neferlerin üzerinde ne bir kaput ne de kalın başlıkları vardı. Ne yazık ki bunlar Osmanlı askerleriydi. Ruslar esir aldıkları iki subay ve otuz dört eri bir vadi içerisinde süngüleyerek şehit etmişler. Yürüyüşlerini zorlaştırmak istememişlerdi.
Bu hareket Rusların yanına kar kalmayacaktı! Geri dönerken erlerine şehitleri bir araya toplayıp taşla üzerlerinin örtülmesini emretti. İçi kan ağlayarak, “Hiç olmazsa kurtlar parçalamasın.” dedi.
31.Tümen Oltu-Kosor caddesinin güneyinde 30.Tümen ise kuzeyinde olmak üzere Penek bölgesine mevzilenen Ruslara saldırma hazırlığı içersindeydi. Saatlerce süren tartışmalardan sonra bölgeye daha yakında olan 30 Tümen’in saldırmasına karar verildi. Yarbay Ali Osman daha sonra kurmayları ile tümenin konakladığı yere geldi. Sabaha kadar çalışan 30 Tümen’in kurmayları eksiksiz bir taarruz planı hazırlamak için ellerinden geleni yapmışlardı. Saldırının Şafak vaktinde gerçekleştirilmesini isteyen Yarbay o gece hiç uyumadı. Süngü hücumuyla sessizce Rus siperlerine girilecekti. Siperlere girildiğinde boğaz boğaza sürüp giden çarpışmalar da kâh ilerleniyor kâh da geri çekiniliyordu. Akşama dek süren çarpışmalarda Türk askeri çok kayıp vermiş ama siperler alınmıştı. Türklerin ısrarlı hücumları sayesinde Ruslar Penek’ten çekilmek zorunda kaldılar.
Sadece hızlı yürümeye çalışan erler hiçbir acı hissetmeden yürüyorlardı. Ancak hissizlik yürüdükçe artıyor, ayağının tümünü sarıyor bileğe gelince yere basamayan er aniden yere düşüyordu. Bir süre karlar üstünde dinlenen erler tekrar yola koyulmak istiyorlar ama yere çok isteseler de basamıyorlar yeniden yere düşüyorlardı. İşte bu sonun başlangıcıydı. Bu şekilde sağda solda bırakılan donukların sayısı artmaktadır. Koca Tümen damla damla eriyen sarkıtlar gibi er er eriyordu.
Bölüm -5-
Kadir Ağa telaş içinde ilk önce üç tane tüfeği bir çuvala sardı. Sonra da mermi kutusunu tüfeklerin yanına koydu. İşaretli tulum peyniriyle yanına birkaç tane daha aldı. Ağır ağır ilerleyip kızaklı arabaya oturdu. Artık gidebilirlerdi. Artık göç başlamıştı. Kadir Ağa’nın karanlık kilerinde saklanan casus bir gün sonra yeniden geldi. Ses seda yoktu dışarı çıktı. Gittiklerini anladı. Kilere girdi. Tulum peynirlerine baktı. Altın olan peyniri götürdüklerini anladı. Hemen dışarı çıktı. “Bizimkilere haber vermeliyim.” dedi.
Faik Çavuş kendini kötü hissediyordu. Günlerdir yürüyorlardı. Uzun zamandır karlara bakmaktan gözlerini kamaşan erlerin gözlerinde yanmalar kaşınmalar ile sulanmalar başlamıştı. Erat çok üzgündü bu zor yolculukta arkadaşlarını bir bir yitiren erler çaresizdi.
Bir süre sonra İslamköy görüldü. Köye girdiler. Köyün meydanında büyük bir eve girdiler. Sıcak çorba ve yemek yediler. Ardında banyo yapıp yatılar. Erlerin böyle bir yürüyüşte sıcak bir odada yatacakları akıllarının ucundan bile geçmemişti.
Bölüm -6-
Erler İslamköy’den Ardos gitmek üzere yola çıktılar. Uzun bir süre yürümüşlerdi. Hiç konuşmamışlardı. Ancak Faik Çavuş’un sızıları artmaya başlamıştı. Beynindeki sızı gönlüne ulaşmıştı. Ne zamandan beri suskun bir şekilde duran “Kaç buradan kurtul!” diyen nidalar kulaklarında çınlıyordu. Gözlerinin önünden Balkanlardan çekiliş gitmiyordu. Faik Çavuş içindeki sese öfkeyle bağırdı: “Ben donmayacağım!” Erler Faik Çavuş’a bakınca Çavuş utandı. “Yok, bir şey. Siz bana bakmayın.”dedi.
Manga erleri yine çavuşlarına baktılar. Gözlerinde koyu bir endişe vardı. Çavuşları kendi kendine konuşmaya başlamıştı. İşte bu iyi bir şey değildi. Faik Çavuş bu kez onlara aldırmadı. Başını eğdi ve yürümeye devam etti. “ İnsanın içindeki idealler hangi şartlarda olursa olsun küllenmez.” Bu itiraz ediş İçindeki alaycı sesin iyice yükselmesine neden oldu. “Boş versene… Kimler ne idealler ve ne ümitler ile ortaya çıktı. Ama çoğu bu idealleri sonradan unuttu… Faik Çavuş, Şunu aklına sok ki, sende ideallerini unutacak ve unutulacaksın.”
“-Unutmayacağım! Beni unutmayacaklar.
Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini açıp haykırdı.
“-Beni unutmayacaklar! Ne beni nede bizleri! Sarıkamış’a yürüyenleri, akıbetimiz ne olursa olsun unutmayacaklar!
Yorulmuş gibi soluk soluğa konuştu:
“-Merak etmeyin bizi unutmayacaklar.”
Ziver Faik Çavuş’a yaklaştı. “-Unutmayacaklar çavuşum. Haydi kalk.” Dedi.
Faik Çavuş günlerdir süren bu yolculuktan dolayı yorulmuştu.
Uzun süren yolculuk sırasında hep geçmişi düşünüyordu. Asker arasın da yürürken, Balkanlar’dan o hızlı çekilişi gözlerinin önüne getiriyordu. Artık mecalinin kalmadığını, gidemeyeceğini adım atamayacağını sanıyordu. İşte bir deli krizi yeniden göstermişti. Ne yapacağını bilmez halde ayaklarını sürüye sürüye giderken aklı “kaç buradan kaç” diyordu. Yürüyüş kolu uzayıp ta tepeye doğru ilerlemeye başlayınca eratın yüzüne bir kırbaç misali vuran zem beri almış, iki adım ötesini göremez olmuştu. Faik Çavuş’un biri tarından çekildi. Düşe kalka, bayır aşağıya doğru iniyorlardı. Erler yerde yuvarlanıyor. Düşenlerin bazıları tekrar kalkamaz oluyorlardı. Bu kez kulaklarında gülünç sesini işitti. “Nereye gidersen git ölüm peşini bırakmayacak!” Faik Çavuş yerden kalktı ve hızla koşmaya başladı. Kaçmak istiyordu ama artık parmağını kıpırdatacak gücü bile kalmamıştı. Her şeyi sanki kabullenmiş gibi mırıldandı.”Bitti, umudum, hayalim her şeyim.”
Kadir Ağa kızağı çeken atlara bir iki kırbaç vurdu. Kızağın giderken birden taşın üstünden geçmişte devrilecekmiş gibi olması kızaktakileri korkuttu. Geriye doğru yürüdü. Kızağın neye çarptığını merak ediyordu. İki uzun bacak duruyordu. Şaşırdı. Erin üzerindeki karları temizledi. Nabzını yokladı. Yaşıyordu. Kadir Ağa kızını çağırdı. Zehra erin yüzüne dikkatle baktı. O arada Faik Çavuş gözlerini araladı, “Öldüm mü?” dedi. Zehra gülümsedi “Hayır” dedi. Onu da kızağa aldılar. Faik çavuş bir tüfek aldı. Sonra Zehra’nın uzattığı yoğurdu aldı. Alırken de Zehra’nın yüzüne baktı. Kendisini bulduklarındaki o gülümseme yine vardı. Faik Çavuş’un hüznü daha da büyüdü.”Artık çok geç. Ben ki hep uçurumun kenarlarından hayata dönmüşüm. O ise nadide bir çiçek. Gonca bir gül... Hayat ne garip. Ben hayatın bu sevdalı yüzünü hiç bilmedim. Hayatın en acılı en korkunç yüzünü gördüm yıllarca.” Geceye doğru bir köye bir girdiler. Ama köyde kimseler görünmüyordu. Köy adeta terk edilmiş gibiydi. Evlerden birine yerleştiler. Sonra tüfeğini alarak evin sofasına geçti. Geceyi orda geçirip nöbet tuttu. Sabahta yola koyuldular. Bir süre yol aldıktan sonra uzaktan tek sıra halinde yürüdüğü belli olan erleri görünce Faik Çavuş’un yüreği pır pır etti. Artık ait olduğu yere gidecekti. Sesi titreyerek “Kadir Ağam karşıdan gelenler bizim askerimiz. Hazır çok fazla uzaklaşmadan bende onlara katılayım.”dedi.
“Ne diye bilirim ki yiğidim görevin büyük.”dedi, Kadir Ağa. O sırada konuşmayı sessiz bir şekilde izleyen Zehra cesaret edip konuşmaya katıldı.”-Bizimle gelsen.”
Faik Çavuş beklemediği bu teklif karşısında ne diyeceğini şaşırdı. “Gitmeliyim.”Faik çavuş uzun ve yorucu yürüyüşten sonra Oltu’ya zar zor girdi. Biraz sonra yanına Ziver geldi. Bir avuç kuru üzüm uzattı. Faik Çavuş aç değilim dedi.
—Hiç fark etmedin mi?
—Neyi?
—Kaputumu.
—Çok kalın bir şeye benziyor
—Evet. Bir erden para karşılığı satın aldım.
—İyi üşümezsin artık.
—Bak çavuşum bu kaputu sana vermek istiyorum. Aslında Senin için aldım.
—Olmaz öyle şey!
—Çavuşum!
—Dedim ya olmaz öyle şey!
—Peki, ben ölürsem, şehit olursam ya da dağ başında donarsam, bu kaputu sen giyeceksin tamam mı? Üzerimden alacak ve giyeceksin.
—Haydi, git işine Ziver.
—Çavuşum…
—Haydi, kimin ölüp ölmeyeceği belli olmaz.
—Diyelim ki ben öldüm. Bana söz ver. Bu kaputu giyecek birçok er var. Söz ver bana çavuşum. Haydi söz.
—Peki söz.
—Hah şöyle.
—Sen delisin Ziver.
—Elbette, yiğidim çünkü. Bizim orada atın iyisine doru, yiğidin iyisine de deli, derler.
Oltu toplanma merkezi halini almıştı. Faik Çavuş’unda yer aldığı manga 32.Tümen’e dâhil edilmişti. Üstelik bu kez mangaya bir top bir top arabası ve arabayı çekmek içinde iki at zimmetlenerek verilmişti.


Bölüm -7-
Artık iyice yorulan erat midelerindeki açlık hissini bastırabilmek için sık sık karınlarına elleriyle bastırıyorlardı. Bir gün boyunca ağızlarına bir şey koymayan erler artık yürümek değil ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı. Manganın arkasından gelen Aşkaleli Hasan Faik Çavuş’a atların torbasından aldığı bir avuç arpayı verdi.
Tümen ilerledikçe donukların sayısı artıyordu. Penek üzerinden Bardız yönünde ilerlemekte olan 32.Tümen bu ağaçlık alanı görünce biraz olsun silkinir gibi oldu. Erler ilk önce birbirlerine sokulmuştu ama oturamamanın ve yatamamanın yorgunluğu kendini iyice gösterince ne yapacaklarını bilemediler. Bazı erler ağaçlara çıktılar. Sabah olduğunda manzara çok kötüydü. Ağaçlarda donan erler bir bir yere düşüyorlardı.
Bölüm -8-
30 ve 31. Tümenler Oltu’dan sonra karlı yollardan Penek’e gelmiş, buradan daha doğuya hareket ederek Arsenik’e varmıştı. Tümenler buradan sonra Allahuekber Dağları’nı aşacak; 31. Tümen Başköy, 30.Tümen ise Beyköy üzerinden Sarıkamış’a saldıracaklardı. Böylelikle Çamurlu Dağ’dan ilerleyen 9.Kolordunun 17. ve 32. Tümenlerini karşılamak isteyen Ruslar gafil avlanacaklardı.
Artık Sarıkamış uzaktan görünüyordu. Sarıkamış’ın dış mahallerindeki evlerin beyaza bürünen çatıları, bacalardan göğe yükselen dumanları kolaylıkla sezilebiliyordu.
Ertesi sabah 32. Tümen Bardız yaylalarında saldırıya geçen Ruslara karşı direnmeye başlamıştı.29.Tümen ise sabah Sarıkamış2ı ele geçirmek üzere taarruza geçmişti.30 ve 31.Tümenler ise daha ortalıkta yoktu. Çamurludağ sırtlarında Rus piyadelerinin görülmesi üzerine büyük tehlike altında kalacak olan ve Bardız’da bulunan 32. Tümene Sarıkamış’a hücum emri verildi.
Sarıkamış’ın Yukarı Mahallesi hafif bir tepenin yamacındaydı. Bu tepeye az kalmıştı. Yaklaşık 300 kadar Türk eri mahallenin yakınlarına dek sokulabildiler. İlerlerken kendilerine destek geleceğini sanıyorlardı. Bu yüzden de, büyük bir cesaretle ve ümitle, Sarıkamış’a doğru ilerlemeye uğraşıyorlardı. Kasabanın dışında yer alan evlerin arasına girdiklerinde kendilerine ateşle karşılık verildi.
O gün öğleden sonra, Sarıkamış’taki Rus askeri on bine ulaşmıştı. Faik Çavuş ve mangası miralay Bukretof tarafından sarılmıştı. Bunun farkında olmayan Faik Çavuş ve yanındaki erler Ruslara kahramanca karşı koyarken, cephane ve mermilerinin bitmek üzere olduğunu, bir süre daha vuruşmaya devam ettikten sonra etraflarının sarıldığını üzülerek gördüler.
Kedilerine Türkçe “Teslim olun! Osmanlar teslim olun! Aksi halde öldürüleceksiniz…” deniyordu.
Sarıkamış’a girmişlerdi fakat takviye gelmiyordu. Şimdi ise her şey bitecek miydi.Tüm bunları düşünen Faik Çavuş “Hayır!” diye haykırarak olduğu yerden ateşe devam etti. Mermisi bitince ne yapacağını şaşırdı ve öylece kalakaldı.
Faik Çavuş ve diğerleri bir kara vagonun en son vagonunda Sibirya’ya doğru sürülürken, Faik Çavuş Balkanlardan geri çekilişi hatırladı. Şimdi ise daha ileriye gidiyorlardı. Hem de bilinmez bir diyara. Beyaz hüzün ülkesine…

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !